19 Mart 2010 Cuma

ŞEHRİYAR' IN "HEYDER BABAYA SELÂM" ŞİİRİNDE NEVRUZ


ŞEHRİYAR' IN "HEYDER BABAYA SELÂM" ŞİİRİNDE NEVRUZ

Ceyhun GEYBULLAYEV
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fak.
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü IV. Sınıf Öğrencisi
SAMSUN

Mehemmed Hüseyin Şehriyar Güney Azerbaycan’ın güçlü şairlerindendir. Şiirlerinin temalarını halk hayatından, onun gelenek ve folklorundan almıştır. Azerbaycan halkının manevî dünyasını hemen her yönüyle dile getirdiği

Heyder Baba ildırımlar çahanda
Seller sular şakgıldayıp ahanda
Gızlar ona saf bağlayıp bahanda

Selâm olsun şevketüze elüze
Menim de bir adım gelsin dilüze 1
mısralarıyla başlayan, meşhur “Heyder Babaya Selâm” adlı şiirinde “Nevruz Bayramı” ile ilgili çeşitli unsurlara yer vermiştir.

Bilindiği gibi “yeni gün” manasına gelen “Nevruz”, Kuzey ve Güney Azerbaycan’da coşkuyla kutlanan bir bayramdır. Bu bayramı kutlama esnasında icra edilen “ateş üzerinden atlama” merasimi sebebiyle “ateşperestlik”e, oradan da Farslara mal edilmek istenen Nevruz, Azerbaycan’da olduğu kadar diğer Türk Cumhuriyetlerinde de aynı coşkuyla karşılanmaktadır. Azerbaycan’da her kesimden insan için bu millî bayram büyük bir sevinç kaynağıdır. Bu sevincin büyüklüğüyledir ki hazırlıklar daha bu bayram gelmeden başlar.
Bu hazırlıkların en önemlisi “semeni göyertmek”tir. Semeni, Nevruz bayramı gelmeden iki hafta önce buğday tanelerinin hafifçe ıslatılmak suretiyle yeşertilmesidir. Bayram gününde semeni iyice göğermiş ve uç kısımları yeşillenmiş olur. Bu göğermiş buğdayın tam orta kısmından bir kırmızı şerit bağlanır. Böylece semenide hayatın canlılığını temsil eden üç renk -sarı, yeşil, kırmızı- bir araya getirilmiş olur. Semeninin sembolik mânâsı uyanış, dirilme ve bereket demektir. Bu semeniden yapılan “semeni helvası”nın da hastalıklara şifa olduğuna inanılır.
Nevruz bayramından önce kutlanan merasimlerden biri de “çerşenbeler”dir. “Od, yel, su ve torpag çerşenbesi” adı verilen bu günler, Nevruz’un gelişinden dört hafta önce başlar. Her çarşamba (salı gününün akşamından itibaren), sırasıyla bunlardan biri, çeşitli merasimlerle kutlanır. Bunların en önemlisi, sonuncu ve Nevruz’a en yakın olan “ilahir çerşenbe”dir. Bunda büyükçe bir ateş yakılır, üzerinden; “Atıl-matıl çerşenbe/Bahtım açıl çerşenbe” denilerek atlanır. M. H. Şehriyar halk arasında söylenen bu düzgüyü şiirine şöyle dahil etmiştir:
“Bakiçinin sözü sovu, kağızı
İneklerin bulaması, ağızı
Çerşenbenin girdekânı, mövizi
Gızlar deyer, “Atıl-matıl çerşenbe
Ayna tekin bahtım açıl çerşenbe.”2
Ayrıca atlarken “Ağırlığım-uğurluğum bu ateşin üstüne” denilir. İnanışa göre ateşin üzerinden atlayan kişi böyle demekle hastalık ve musibetlerden kurtulacaktır. Aynı inanç Azerbaycan’ın farklı yörelerinde su üzerinden atlanmak suretiyle de icrâ edilir.
Yine yaşatılan geleneklerden biri de akşamları “şal sallamak”tır.3. Eskiden Azerbaycan’da -özellikle kırsal kesimlerde- evler tek katlı ve çatıları toprak damlı idi. Bu evlerde damın ortasında, aydınlatma ve havalandırma için genişçe bir baca olurdu. Hâlâ bazı yörelerde bu evler yaygındır. Özellikle nişanlılar bu bacadan “bey” (damat) şalı sarkıtır, evin büyükleri bu şalın sahibini tahmin ederek uygun hediyeler bağlardı. Şehriyar da bu geleneği şu mısralarla ebedîleştirir:
Bayram idi gece kuşu okurdu
Adaklı kız bey çorabın dokurdu
Herkes şalın bir bacadan sokurdu
Ay ne gözel gaydadır şal sallamak
Bey şalına bayramlığın bağlamak
Şair bu bendi söyledikten sonra birden çocukluk günlerine döner ve bir Nevruz bayramında yaşadıklarını hatırlar:
Şal istedim, men de evde ağladım
Bir şal alıp tez belime bağladım
Gulamgil’e gaçdım şalı salladım
Fatma Hala mene çorap bağladı
Han Nene’mi yada salıp ağladı4
Nevruz bayramında evlerin odaları misafirleri en güzel şekilde ağırlamak için nakışlarla bezenir, odanın uygun yerlerine -tahçalara- göze hoş gelecek süsler konulur. Kızlar, gelinler ellerine kına yakarlar. Kızların, gelinlerin bu hâlleri anaları ve kaynanaları heveslendirir. Şehriyar, kadınların, kız ve gelinlerin nevruzu karşılamadaki bu sevincini şöyle tasvir eder:
Bayram olup kızıl palçık ezerler
Nakış vurup otagları bezerler
Tahçalara düzmeleri düzerler
Kız-gelinin fındıkçası, kınası
Heveslener anası-kaynanası
Şair yine çocukluk yıllarındaki Nevruz bayramını hatırlayarak bir başka geleneğe dikkatimizi çeker:
Yumurtanı göyçek güllü boyardık
Çakıştırıp sınanları soyardık
Oynamaktan birce meger doyardık!
Eli mene yaşıl aşık vererdi
Irza mene novruz gülü dererdi
Şehriyar bu bendde çocukların çok sevdikleri bir oyundan bahsetmektedir. Soğan kabuğuyla kırmızı renge boyanan yumurtalar eve gelen çocuklara hediye edilir. Çocuklar da bu yumurtaları sivri yerlerinden tokuşturur, kimin yumurtası kırılırsa diğerine vermek zorunda kalır. Kırılan yumurtalar da hemen afiyetle yenilir. Şair çocukluğunda bu oyunu o kadar çok sevmiş ki üçüncü mısrada bu oyunlara doyamadığını ifade etmektedir. Bendde ayrıca “aşık oyunu”5 ve “nevruz çiçeği” motifini de görmekteyiz. Diğer bir bendde de Şehriyar, baharın habercisi olan “Nevruz çiçeği” ve “kar çiçeği”nden bahseder:
Bayram yeli çardahları yıhanda
Novruz gülü gar çiçeği çıhanda
Ağ bulutlar köyneklerin sıhanda
Bizden de bir yad eyleyen sağ olsun
Dertlerimiz goy dikkelsin dağ olsun6
Manzumenin başka bir bendinde “Novruz Eli” adı geçmektedir. Şairin bu mısrasından anlaşılmaktadır ki Nevruz bayramı yukarıda belirttiğimiz merasim ve geleneklerin yaşanmasına vesile olduğu gibi insanlara isim olarak da verilmektedir.
Millete mal olan şairler halkının kültürel kodlarını sanatının temeli hâline getirenlerdir. Şehriyar,Nevruz örneğinde görüldüğü gibi millî kültüre has unsurları şiirleriyle kullanarak Azerbaycan kültürüne katkıda bulunmuş bir şairdir.

Kaynakça:
Yusuf GEDİKLİ, Şehriyar ve Bütün Türkçe Şiirleri,ÖtükenYay., İstanbul 1997.
_______________________
1 (Haydar Baba yıldırımlar çaktığında/Seller sular şakıldayıp aktığında/Kızlar ona saf bağlayıp baktığında/Selâm olsun büyüklüğünüze, memleketinize/Benim de bir adım gelsin dilinize)
2 “Bakıcının sözü, kelimesi, kâğıdı/ İneklerin ilk sütü, ağızı (bu sütün kaynatılmış şekli)/ Çerşenbenin cevizi ve üzüm kurusu/ Kızlar der: “Atıl-matıl çerşenbe/ Ayna gibi bahtım açıl çerşenbe”
3 Nahcivan yöresinde bunun yerine “papak atmak” deyimi vardır.
4 Gulam, şairin halasının oğludur. Şairin Han Nene adlı ninesi öldüğü için aslında bayram kutlamaması gerekir. Ancak şair çocuk olduğu ve bu geleneği bilmediği için şal ister ve bunu bacadan sarkıtır. Bunun üzerine de Fatma halası ölen akrabasını hatırlayıp ağlar.
5 Koyunların diz kapağından çıkarılan bir kemikle oynanan çocuk oyunu.
6 (Bayram rüzgârı çardakları yıktığında/Nevruz çiçeği ve kar çiçeği çıktığında/Ak bulutlar gömleklerini sıktığında/Bizleri ananlar sağolsun/Dertlerimiz bırak çoğalsın dağ olsun) Bu bend için bizzat Şehriyar’ın kendi açıklaması şöyledir: “Novruz gülü ve garçiçeyi (kardelen) ilkbaharda eriyip gitmekte olan karın altından baş kaldıran iki çiçektir. İlki menekşe renkli elbise giymiş haya sahibi ve utangaç geline benzer, ikincisi beyaz giyinmiş şen ve mesut âşığı hatırlatır.”

Güney Azerbaycan,Azerbaycan Türkleri'nin büyük çoğunluğunun yaşadığı 107.000 km² 'lik bir bölgedir. Tebriz, Erdebil, Hoy, Urmiye, Salmas-makü, Merağa, Astara, Culfa, Merend, Halhal, Soğukbulak gibi şehir ve kasabalar Azerbaycan Türkleri'nin yaşadığı yerlerdir.

I. ve II. Dünya Savaşı yıllarında Güney Azerbaycan Türkleri iki defa bağımsızlıklarını ilan ederek milli ordu kurma, toprak reformu, kültür işlerinin Türkleştirilmesi yolunda büyük çabalar harcamışlar, ancak İngiliz, Rus ve İran etkileri sebebiyle sonuç alamamışlardır.

1978-1979'da yaşanan rejim değişikliği de Azerbaycan Türkleri'nin çaba ve mücadeleleri ile gerçekleşmiş, fakat devrim öncesinde Türklere vaat edilenler daha sonra büyük ölçüde unutulmuştur. 1979 Anayasası'nın açıklanmasıyla birlikte Türklere fazla bir hak verilmediği ortaya çıkmış, bunun üzerine Türk nüfusunun %80'i anayasa oylamasına katılmamış, ardından Tebriz'de resmi daireler işgal edilmiştir. İran yetkilileri isyanı Türk önderlerinin telkin ve desteği ile ancak bastırabilmiş, duruma hakim olunca da Mehdi Bazargan ve Ayetul1ah Şeriat Medari gibi Türk asıllı devlet adamlarını devre dışı bırakmışlardır.

Şahlık döneminde Türkçe yayın ve eğitim yasaklanmıştı. Bu dönemde Güney Azerbaycan'da iki defa Türkçe'nin eğitim dili olması için teşebbüse geçilmiştir: Birincisinde Aralık 1920'de Şeyh Muhammed Hıyabani'nin Güney Azerbaycan'da kurduğu Azadistan Cumhuriyeti'nde resmi dilin Türkçe olduğu ilan edilmiş ve Türkçe eğitime başlanmıştır. Ancak 1 Eylü1 1921'de, daha bir yıl dolmadan Güney Azerbaycan'daki Türk cumhuriyetine son veri1miştir. İkincisinde 1945 yılında yine Güney Azerbaycan'da Pişevari tarafından bir hükümet kuru1muş, ancak bu milli hükümette 1946'da kanla bastırılarak Türkçe eğitim ve yayına son verilmiştir. Son olarak Şahlığın ilga edildiği 1978 ihtilalinde eğitim dili yine Farsça olarak devam etmekle beraber Türkçe yayın yasağı kaldırılmıştır. Yasağın kalkmasının ardından Türkçe yayınların sayısı birden artmıştır. Son dönemde Güney Azerbaycan'da en fazla tanınan dergilerden biri olan "Varlık" 7 yıldır yeniden yayınlanmaktadır. Türkçe yayının kıtlığı yanında, İran Türkleri'nin Arap harfleri kullanmaları da Türkiye ve BDT ülkelerinde yaşayan Türklerle kuvvetli kültür bağları kuramamalarına sebep olmuştur.

İran Türkleri'nin edebiyatında milli bir halk edebiyatı ile Fars dili ve Edebiyatı'ndan her bakımdan etkilenmiş yazılı bir edebiyat olmak üzere iki ayrı saha görülmektedir. İran'daki yazılı edebiyat "mersiye" ve "mudhike" olmak üzere iki şekilde tecelli etmiştir. Muharrem ayının ilk günlerinde Kerbela şehitleri için yapılan matem törenlerinde okunan mersiyelerin başta gelen şairleri Tebrizli Raci ve Dilsuz'dur. Mudhike denilen hiciv türü şiirler de en az mersiyeler kadar aşırı ifadeler taşımaktadır. Bu türün tanınmış isimleri ise Tebrizli La'li ve Mehemmed Bağır Halhali'dir. Mensur eserlerde de Kerbela faciası gibi konular işlenmektedir. Bu alanda en tanınmış eserler Dahil ve Kumri'ye aittir. 20. yüzyılın başlarında Tebriz'de tamamı Türkçe ve sade bir üslupla yayınlanan "Sohbet", Urmiye'de ise bir kısmı Türkçe yayınlanan "Feryad" isimli bir gazete çıkmıştır. Yine aynı dönemlerde Tiflis'te çıkan Molla Nasreddin ve İstanbul'da çıkan gazeteler Güney Azerbaycan'da ilgiyle takip edilmiştir. İran'da yaşayan Türkler'in Türkiye'ye ilgisi gazete ve dergiyle sınırlı kalmamış, İranlı aydınlardan pek çoğu Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve daha sonraki yıllarda Abdülhak Hamit, Şemseddin Sami, Tevfik Fikret gibi Türk aydınlarının eserlerini okumuşlar ve etkilenmişlerdir. Aynı dönemlerde Osmanlı Devleti'ni ve fikir akımlarını yakından takip eden İslamcı düşüncelerin etkisiyle Mirza Ağa Han gibi bazı İranlı aydınlar İranla Türkiye'nin birleşmesini, tek bir idare altında bulunmalarını savunmuşlardır.

Güney Azerbaycan'da Fars dili ve Edebiyatı karşısında uzun yıllar susan Türkçe son dönemde çağdaş Türk edebiyatlarının en büyük şairlerinden biri olan Şehriyar'ı (1904/5-1988) yetiştirmiştir. Şehriyar'ın tam adı Doktor Seyyid Mehemmed Hüseyin Tebrizi Şehriyar'dır. Bunlardan Mehemmed Hüseyin şairin adı, Behçet Tebrizi soyadı, Behçet aynı zamanda ilk mahlası, Seyyid peygamber soyundan geldiği için lakabı, Doktor tıp fakültesinde okuduğu için bir hitap sözüdür. En fazla tanınan Şehriyar adı ise şairin en son mahlasıdır. Şehriyar, bu mahlasını İran'daki eski bir geleneğe uyarak Hafız Divanı'ndan fal açarak tespit etmiştir.

Şairin doğum tarihi ve ilk tahsil yılları hakkında birbirinden farklı görüşler bulunmaktadır. İlk tahsilini Tebriz'de değişik medreselerde ve özel dersler almak suretiyle tamamlamış, liseyi Tahran'da okumuştur. Tahran'da tıp fakültesine kaydolmuş, fakat sevdiği Süreyya adlı kız yüzünden Tahran'ı terk etmek zorunda kaldığından tıp tahsilini tamamlayamamıştır. Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Şehriyar'ın Farsça şiirleri dört ciltlik divan ve iki ciltlik külliyat halinde basılmıştır. İran Edebiyatı'ndaki yeri dolayısıyla birinci dereceli Maarif nişanıyla taltif dilmiş, Tebriz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin en büyük amfisine ve Tebriz'deki okullardan birine onun adı verilmiştir. Rivayete göre Şehriyar'ın annesi oğlunun Fars diliyle yazdığı şiirlerin şöhretini duyunca, "Oğlum sana büyük şair olmuşsun diyorlar, lakin ben o dili anlamıyorum: benim dilimle de bir danış ki oğlumun nece büyük şair olduğunu ben de bileyim." der. Şehriyar annesinin bu dileği üzerine Heyderbaba'ya Selam şiirini yazar.

Şehriyar'ın sanat hayatı, ömrünün Önemli dönüm noktalarına göre beş safhaya ayrılarak incelenmektedir. 1929 yılına kadar şair daha çok sevgi konularını işlemiş, ancak bu sevgi aşkla sınırlı kalmamış, vatan, millet, insan, tabiat ve hayat gibi alanlara da yönelmiştir.

1929-1939 yılları arası şairin en bunalımlı yıllarıdır. İlk aşkı Süreyya'dan ayrılması, Tahran'dan sürülmesi, memuriyet hayatındaki tayin ve geçim sıkıntıları, babasını kaybetmesi şairi karamsar ve kötümser yapmıştır. Şehriyar bu döneminde şiirden ve musikiden uzaklaşmış, tasavvufa yönelmiştir.

1939-1950 yılları şairin en verimli dönemi olmuştur. Bu dönemde milli konulara ve dünya meselelerine yönelmiş, Azerbaycan ve "Azerbaycanıma" adlı eserlerini vermiş, Alman vahşetine karşı Stalingrad'da savaşanları övmüş, buluşundan dolayı Einestein'a hitaben övücü şiirler yazmıştır.

1950-1972 yılları arasında Şehriyar'ın hayatında önemli olaylar olmuştur. Annesi ölmüş, evlenmiş ve özlemini duyduğu Tebriz'e yerleşmiştir. Bu döneminde Şehriyar Türkçe, "1.Heyderbaba'ya Selam" (1954), "2.Heyderbaba'ya Selam" (l964), "Türk'ün Dili" (1969), "Memmed Rehim'e Mektup" (1967), "Sehendim" (l967 ?-1970 ?); Farsça olarak da "Gecenin Efsanesi" ve "Mumya" şiirlerini yazmıştır.

1972-1988 yılları arasındaki son dönemin en dikkati çeken özelliği Türkçe şiirlerin sayısının artmasıdır. 1979 Martından itibaren Varlık dergisinin pek çok sayısında Şehriyar'ın Türkçe şiirleri yayınlanmıştır.

Şehriyar, kendisini romantik ve gerçekçi bir şair saymıştır. Romantizmin konuyu ayrıntılı ve açık, gerçekçiliğin ise hayatı az, öz, çok taraflı ve objektif aksettirdiğini savunmuştur. Az sözle derin ve yüksek fikirler ifade etmenin sanatkarın yeteneğini gösteren başlıca unsurlardan biri olduğunu söylemiştir. Bu sebeple şiirlerinin konusunu gerçek hayattan almış, halkın anlayabileceği sade ve tabii bir dil kullanmıştır. Kelime hazinesi geniş olan şair, deyimlere de geniş yer ayırmıştır. Kuzey Azerbaycan'da ve Türkiye'de çok sevilen şairin, "Türkiye'ye Heyali Sefer" adlı eserinden İstanbul'a ve Konya'ya hayranlık duyduğu, Akif ve Yahya Kemal'i beğendiği anlaşılmaktadır. Şehriyar, pek çok şiirinde Türkiye Türkçesi'ne has kelimelere ve söyleyiş şekillerine yer vererek Türkiye'deki kültür hayatını yakından takip ettiğini ortaya koymuştur. Fiil ağırlıklı bir anlatıma başvuran şair, halk edebiyatındaki akıcı ve sade üslubu başarıyla kullanmıştır. Tar çalan ve musiki ile yakından ilgilenen Şehriyar dilin ahenginden ve kelimelerin musikisinden ustaca faydalanmış, hece ve aruz ölçülerini ayırd etmemiştir. Türk Edebiyatı'nın en büyük şairi olarak Fuzuli'yi kabul eden Şehriyar, kendini de zamanının Hafızı olarak görmektedir. Şehriyar'ın Türkçe eserleri şunlardır: "1.Heyderbaba'ya Selam" (1954), "2.Heyderbabaya Selam" (1964), "Türk'ün Dili" (1969), "Memmed Rehim'e Mektup" (1970-1971), "Sehendim" (1970), "Behçetabat Hatırası", "El Bülbülü", "Süleyman Rüstem'e Cevaplar", "Dövünme ve Sevinme", "Tersa Balası" ve "Naz Eylemişsin"'dir.

Heyderbaba'ya Selam şiiriyle Türkiye'de de yakından tanınmış, bu eseri bir kaç kez yayınlanmış ve Muharrem Ergin'in "Azeri Türkçesi" (İstanbul,1971) adlı eserinde dil bakımından incelenmiştir. Ahmet Ateş'in, Yavuz Akpınar'ın ve Fethi Gedikli'nin Türkiye'ye tanıttığı Şehriyar, şüphe yok ki dünya çapında bir şairdir. Firdevsi'nin Arapça'ya teslim olan Farsça'yı Şehnamesiyle dirilttiği gibi, Şehriyar da İran'da Farsça karşısında yok olmaya yüz tutan Türk dilini Heyderbaba'ya Selam şiiriyle ebediyen ayağa kaldırmış ve başını göklere ağdırmıştır.

Könlüm quşu qanad çalmaz sensiz bir an, Azerbaycan!
Xoş günlerin getmir müdam xeyalımdan, Azerbaycan!


Senden uzaq düşsem de men, eşqin ile yaşayıram,
Yaralanmış qelbim kimi qelbi viran Azerbaycan!


Bütün dünya bilir senin qüdretinle, dövletinle
Abad olub, azad olub mülki-İran, Azerbaycan!


Bisütuni-İnqilabda Şirin-Veten üçün Ferhad
Külüng vurmuş öz başına zaman-zaman, Azerbaycan!


Veten eşqi mektebinde can vermeyi öyrenmişik,
Ustadımız deyib; heçdir Vetensiz can, Azerbaycan!


Qurtarmaqçün zalimlerin elinden Rey şümşadını,
Öz şümşadın başdan-başa olub al-qan, Azerbaycan!


Ya rebb,nedir bir bu qeder ürekleri qan etmeyin?
Qolubağlı qalacaqdır ne vaxtadek, Azerbaycan?


İgidlerin İran üçün şehid olub evezinde
Derd almısan, qem almısan sen İrandan, Azerbaycan!


Övladların ne vaxtadek terki-Veten olacaqdır?
El-ele ver!Üsyan eyle!Oyan!Oyan!Azerbaycan!


Besdir feraq odlarından kül elendi başımıza,
Dur ayağa! Ya azad ol, ya tamam yan, Azerbaycan!


Şehriyarın üreyi de seninki tek yaralıdır,
Azadlıqdır sene melhem, mene derman, Azerbaycan!

Mehemmed Hüseyn Şehriyar



Sehendim

Mehemmed Hüseyin Şehriyar

Şah dağım, çal papağım, el dayağım, şanlı Sehend'im!
Başı tufanlı Sehendim!
Başda Heyderbaha tek qarla, qırovla qarışıbsan
Sen, ipek telli buludlarla üfügde sarışıbsan,
Savaşarken barışibsan.
Göyden ilham alalı sirri semavate deyersen,
Hele ağ kürkü bürün, yazda yaşıl don da geyersen,
Qoradan halva yeyersen.
Döşlerinde sonalar sinesi tek şux memelerde
Ne şirin çeşmelerin var.
O yaşıl telleri yel hörmede aynalı seherde
İşveli eşmelerin var.
Qoy yağış yağsa da yağsın,
Sel olub axsa da axsın
Yanlarında dereler var.
Qoy qelemqaşların uçsun ferelerle, hamı baxsın
Başlarında hereler var,sıldırımlar, sereler var.
O eteklerde ne qızlar yanağı lalelerin var,
Quzular otlayarax neyde ne xoş nalelelir var.
Ay kimi halelerin var.
Gül-çiçekden bezenende, ne gelinler kimi nazın,
Yel esende o sularda ne derin razu niyazın
Oynayar güllü qotazın.
Titreyir saz telitek şaxelerin çayda, çemende,
Yel o tellerde gezende, ne Köroğlu çalı sazın.
Ördeğin xelvet edib, gölde perilerle çimende,
Qol-qanaddan ona ağ hövle açar qemzeli qazın.
Qış geder, qoy gele yazın.

Hele novruzgülü var, qarçiçeyi var, gelecekler.
Yel-yağışda yuyunarken de güneşle gülecekler,
Üzlerin tez silecekler.
Qışda kehlik hevesile çöle qaçdıqda cavanlar,
Qarda qaqqıldayar nazlı gelemqaşların olsun.
Yaz o döşlerde nahar mendesin açdıqda çobanlar,
Bollu, südlü sürüler, dadlı qavutmaşların olsun!
Ad alıb senden o şair ki, sen ondan ad alarsan,
Ona her dad veresen, yüz o muqabil dad alarsan,
Tanri'dan her zad alarsan.
Adaş olduqda sen onla daha artıq ucalarsan,
Baş ucaldıqda Demavend dağından bac alarsan,
Şer elinden tac alarsan.
O da şe'rin edebin Şah dağıdır şanlı Sehendim,
O da sentek atar ulduzlara şe'r ile kemendin,
O da Simurqdan almaqdadı fendin.
Şe'r yazanda qeleminden baxasan dür sepelendi.
Sanki ulduzlar elendi,
Söz deyende göresen qattı gülü, püsteni, qendi,
Yaşasın şair efendi!
O ne şair ki, dağın vesfine misdaq onu gördüm,
Men senin tek ucalıq meşqine meşşaq onu gördüm.
Eşqe, eşk ehline müştaq onu gördüm.
O ne şair ki, xeyal merkebine şüv şığayanda,
O neheng at ayağın tozlu buludlarda qoyanda,
Lülelenmekdedi yer-göy nece tumar sarıyanda
Göreceksen o zamanda:
Ne zaman varsa, mekan varsa kesib biçdi bir anda.
Keçecekler, gelecekler, ne bu yanda, ne o yanda.
Ne bilim qaldı hayanda?

Bax ne hormet var onun öz demişi, tük papağında.
Şehriyar'ın tacı eymiş, başı durmuş qabağında,
Başına savrulan inci çarıq olmuş ayağında,
Vehydir şe'ri, meleklerdi pıçıldar qulağında,
Ayelerdir dodağımda.
O da dağlar kimi şe'ninde ne yazsam yaraşandır,
O da zalim qoparan qarla, külekle duruşandır,
Quduza, zalıma qarşı sine germiş vuruşandır,
Quduzun kürküne zalım birelertek daraşandır,
Amma vechinde fağır xalqı eyilmiş soruşandır,
Qara milletde hüner bulsa, hünerle araşandır,
Qaralarla qarışandır, sarışandır!
Gece haqqın gözüdür, tur töretmiş ocağında,
Eriyib yağtek üreklerdi yanırlar çırağında,
Mey mehebbetden içib, lale bitiribdir yanağında,
O bir oğlan ki, periler su içerler çanağında,
İnci qaynar bulağında,
Teb'i bir sevgili bülbül ki, oxur gül budağında,
Sarı sünbül qucağında.
Sular efsanedi, söyler onun efsunlu bağında,
Seherin çenli çağında.
Şairin zövgü ne efsunlu, ne efsaneli bağlar,
Ay ne bağlar ki, "Elif leyli" de efsane de bağlar.
Od yaxıb dağlari dağlar,
Gül gülerse, bulaq ağlar.
Şairin alemi ölmez, ona alemde zeval yox,
Arzular orda ne xaürlaya imkandı, mahal yox,
Bağ-i cennet kimi orda, "o haramdır, bu halal" yox.
O mehebbetde melal yox,
Orda haldır, daha qal yox!
Geceler orda gümüşdendi, qızıldan ne gündüzler.
Ne zümürrüd kimi dağlardı, ne mermer kimi düzler,
Ne sarı teller inekler, ne ala gözlü öküzler.
Ay nece ay kimi üzler!
Gül ağaçlari ne tavus kimi çetrin açıb elvan
Hille karvanıdı, çöller bezener, sürse bu karvan,
Deve karvanı da dağlar, yükü atlasdı bu heyvan,
Sabir'in şehrine doğru qatarı çekmede şervan
O xeyalımdaki Şirvan!
Orda qar da yağar amma daha güller solabilmez,
Bu tebiet o teravetde, mahaldır, olabilmez,
Ömr peymanesi orda dolabilmez.

O üfüqlerde baxarsan ne denizler, ne boğazlar/
Ne periler kimi quşlar qonub-uçmada ne qazlar,
Gölde çimmekde ne qızlar.
Bahlı ulduz kimi göllerde, denizlerde parıldar,
Abşar mirvarısı sel kimi tökdükte xarıldar,
Yel kuşuldar, su şarıldar.
Qesrler vardı qızıldan, qalalar vardı eqiqden,
Refayel tablosu tek sermeleri "Ehdi-Etiq"den
Doymasan köhne refiqden,
Cennetin bağları tek bağlarının hurü güsuri
Düzülüb qürfede, balqonda cevahir kimi huri,
Elde hurilerinin tüngü-biluri
Tüngünün gül kimi "Sehbayi tehuri'.
Ne maraqlar ki, ayıq gözlere rö'yadı deyersen,
Ne şafaqlar ki, derin baxmada deryadı deyersen,
Uyduran cenneti-mevadı deyersen!
Zöhrenin qesri brilyan, hazarı nerdesi yaqut,
Qesri cadudu, mühendisleri Harut ile Marut
Orda mani dayanib qalmiş o suretlere mebhut
Qapı qulluqcusu Harut!
Orda şe'rin muzikin menbeyi, serçeşmedi qaynar,
Ne periler kimi fevvareden efşan olub oynar,
Şair ancaq onu anlar!
Dolu mehtab kimi istexrdi fevvarelerile,
Meleke orda çimir ay kimi mehparelerile,
Güllü güşvarelerile,
Şe'rü musikî şabaş olmada efşandı, perişan,
Sanki ağ şahıdır olmaqda gelin başına efşan,
He gelinler ki, ne ennik üze sürterler, ne kirşan,
Yaxa ne tülkü, ne dovşan!
Ağ periler sarı göynekli buludlardan enirler,
Süd gölünde meleke ile çimerken sevinirler,
Sevinirler, övünürler,
Qavzananda here elde dolu bir cam aparırlar,
Sanki çengilere, şairlere ilham aparırlar,
Derya qızlarına peyğam aparırlar.
Denizin örtüyü mavi, üfüqün seqfi semavi,
Aynadır nun şe'rine ravi.
Qurfeler bulud altında olartek görünürler,
Göz açıb yumma, çıraqlar kimi, yandiqda sönürler,
Sehneler çerxi-felektek burulııb gah da çönürler,
Kölgelikler sürünürler.
Zöhre eyvanda ilahe şinelinde görünürken,
Baxasan Hafiz'i de orda Celalet'le görersen,
'Ne seversen!
Gah gören Hafizi Şiraz ile balqonda durublar,
Gah gören ortada setranç qurarken, oturublar,
Gah gören saz ile, avaz ile eğlence qurublar,
Sanki sağer de vurublar.
Xace elhan oxuyanda hamı işden dayanırlar,
O nevalerde periler gah uyub, gah oyanırlar,
Laleler şö'lesi elvan siye rengi boyanırlar,
Ne xumar gözlü yanırlar.

Qanad ister bu üfüq, qoy qala terlanlı Sehend'im,
Eşit öz qissemi, destanımı, destanlı Sehend'im:
Seni "Heyderbaba" ol ne'reler ile çağıranda,
O sefil, darda qalan, tülkü qovan şir bağıranda,
Şeytanın şıllağa qalxan qatırı noxta qıranda,
"Dede Qurqut" sesin aldım, dedim: Arxamdı, inandım,
Arxa durduqda Sehend'im, Savalantek havalandım,
Sele qarşı qovalandım
Coşqun'un da qamı daşdı, mene bir hayli ses oldu,
Her sesiz bir nefes oldu.
Bakı dağları da hay verdi sese, qıyha ucaldı,
O tayın ne'releri sanki bu taydan da bac aldı,
Qurd acaldıqda qocaldı
Rahim'in ne'resî qovzandı, deyen toplar atıldı,
Sel gelib nehre qatıldı.
Rüstem'in topları seslendi, deyen bomlar açıldı,
Bize gül qonca saçıldı.
"Qorxma, geldim" deye, seslerde mene can dedi qardaş,
Mene "can can" deyerek düşmene "qan-qan" dedi qardaş,
Şehriyar söylemeden gah mene sultan dedi qardaş,
Men de canım Çağirıb, can sene qurban dedi qardaş,
Yaşa oğlan! Size dağ-daş deye ceyran dedi, qardaş.
El Size qaflan dedi, qardaş!
Dağ Size aslan dedi, qardaş!
Dağlı Heyderbabanın arxası her yerde dağ oldu,
Dağa dağlar dayaq oldu,
Arazın ayna çıraq qoymada, aydın şafaq oldu,
O tayın neğmesi qovzandi, ürekler qulaq oldu,
Yene qardaş deyerek qaçmada başlar ayaq oldu.
Qaçdıq üzleşdik Araz'da, yene gözler bulaq oldu,
Yene qemler qalaq oldu.
Yene qardaşsayağı sözlerimiz birsayaq oldu,
Vesl iyin almada, el çatmadı eşqim damaq oldu,
Helelik qem saralarken qaralar döndü ağ oldu,
Arazın süd gölü daşdı, qayalıqlar da bağ oldu,
Sarı sünbüllere zülf içre oraqlar daraq oldu,
Yoncalıqlar yene bildirçine yay-yaz yataq oldu,
Gözde yaşlar çıpaq oldu,
Lale bitti yanaq oldu,
Qonca güldü dodaq oldu,
Ne sol oldu, ne sağ oldu!

Elimi arxamı gördükde zalim ovçu qısıldı,
Sel kimi zulmü basıldı, zine arx oldu kesildi.
Gül gözünden yaşı sildi,
Tor quran ovçu atın qovmada sındı, geri qaldı,
Özü getdi, yeri qaldı.
Amma Heyderbaba da bildi ki, biz tek hamı dağlar,
Bağlanıb qol-qola zencirde, buludlar odur ağlar,
Ne bilim, belke tebiet özü namerde gün ağlar,
Eyri yolları açarken, düz olan qolları bağlar,
Saf olan sineni dağlar!
Dağların her ne qoçu, terlanı, ceyranı, maralı,
Hamı düşkün, hamı pozğun, sineler dağlı, yaralı,
Gül açan yerde saralı,
Amma zenn etme ki, dağlar yene qalxan olacaqdir,
Mehşer olmaktadır bunlar, daha vulqan olacakhr.
Zülm dünyası yanarken de tilit qan olacaqtır,
Vay... ne tufan olacaqdır.
Dedin Azer elinin bir yaralı nisgiliyem men.
Nisgil olsam da, gülüm, bir ebedi sevgiliyem men,
El meni atsa da, öz güllerimin bülbülüyem men,
Elimin farsıça da derdini söyler diliyem men,
Dine doğnı ne qaranlıx ise el, meş'eliyem men,
Ebediyyet gülüyem men.
Nisgil o çerçiye qalsın ki, cevahir nedi, qanmır,
Medeniyyet debin eylir bedeviyyet, bir usanmır,
Gün gedir az qala batsın, gecesinden bir oyanmır,
Bir öz ehvalına yanmır.
Atar insanlığı, amma yalan ensabı atammaz,
Fitne qovzanmasa bir gün, gece asude yatammaz,
Başı başlara qatammaz.
Amma menden sarı sen arxayın ol, şanlı Sehend'im,
Deli ceyranlı Sehend'im,
Men daha erş-i ela gölgesi tek başda tacım var,
Elde Musa kimi, Fir'ovna qenim bir ağacım var,
Herecim yox, ferecim var,
Men Eli oğluyam, azadelerin merdi, muradı,
O qaranlıqlara meş'el, o işıqlixlara hadi,
Heqqe, imana münadi.
Başda sınmaz siperim,
elde kütelmez qılıcım var!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder